Oyun Kuramları Nelerdir?

Eylül 10, 2018 0 Yazar: admin

Erken çocukluk eğitimi ve oyun hakkındaki çalışmalar yüzyıllar öncesinden başlamış olsa da, hangi etkinlikleri içerdiği tam olarak kesin değildir. Herkesin ortak kabul ettiği, oyunun çocuklar için yararlı olduğu ve çocukların oyundan birçok şekilde yararlandığıdır. Çocukların bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimleri üzerinde oyunun etkisini açıklayan birçok kuram bulunur. Alan yazında kuramlar amaç ve uygulama yöntemleri açısından farklılıklar gösterir. Oyun davranışlarını tahmin etmeye ve bazı durumlarda açıklamaya çalışan kuramcılar arasında Jean Jacques Rousseau, Johann H. Pestalozzi, Friedrich Froebel, Maria Montessori, Sigmund Freud, Eric Erikson, Jean Piaget, Lev Semenovich Vygotsky, Mildred Parten , Jarome Bruner ve Sara Smilansky yer almaktadır (Aksoy ve Çiftçi, 2014. s.24).

Jean Jacques Rousseau (1712-1778): Oyunu, bu dönemdeki gelişmenin bir parçası olarak görür ve oyuncaklarının da sade ve doğal olmasını ister. Çocukların beden ve ruhlarının engellenmeden geliştirilmesine ve vaktinden önce dışarıdan yapılacak her türlü müdahaleden korunmasına dikkat çeker. Rousseau’ya göre çocukları sevmeli ve onların özgürce oyun oynamasına izin verilmelidir (Oktay, 2008, s. 40). Johann Heinrick Pestalozzi (1746-1827): Pestalozzi çocuğun bütün hareket ve oyunlarının etkinlik isteğine olanak veren eklem alıştırmaları olduğu sonucuna varmış, bu eklem alıştıtmalarının gelişmesinden, düzenlenmesinden oluşacak etkinlik sistemini “Elemanter Jimnastik” olarak nitelendirmiştir. Bu sistem çocuğa oyun yolu ile “kolaydan zora, bilinenden bilinmeyene, doğaldan yapaya” olarak açıklanan “Basamaklar İlkesini” kazandırır (Seyrek ve Sun, 1991, s. 41). Friedrich W.A. Froebel (1859-1952): Froebel eğitsel oyuncaklar yardımı ile oyunla sistemli bir biçimde sürdürülen eğitim fikrini ve uygulamasını ortaya koymuştur. Froebel’e göre her türlü iyinin kaynağı, oyunda yer alır ve onda ortaya çıkar. İnsanın daha sonraki tüm hayatının iç yapısını, insanda saklı olan doğal hayatın bir örneğini teşkil eder. Ona göre;

– Çocuk oyun oynama gereksinimindedir.
– Çocuk bedensel ve ruhsal gelişimini oyunla sağlar.
– Oyunla daha iyi öğrenir.
– Oyun sırasında edinilen bilgiler, çocukta daha iyi yerleşir.
– Çocuğa her şey canlı ortamı içerisinde öğretilmelidir (Leif-Rustin, 1974, s.32).

Maria Montessori (1870-1952): Montessori’ye göre oyun, çocuğun tabiatının ancak bir kısmına hitap edebilir. “İş” daha derin etki alanıyla bireyin bütün benliğini tatmin eder. Montessori’ye göre iş (uğraş)olarak kullanılan sözcük bilinen anlamda olmayıp öğrenmeyi çağrıştıran anlamda kullanmıştır. Oyunu çocuğun işi olarak görürken, oyun yolu ile öğrenmenin mümkün olduğunu vurgular. Yetişkinin çocuklarla birlikte oynamalarına önem vermiştir. Eğitim materyalleri ile çocukların öğrenmesine yönelik oyunların oynanabileceğini savunmuştur. Montessori hayali oyunlara çok önem vermemiş daha çok oyunun bir amacı olması üzerinde durmuştur (Montessori, 1997, s.224). Sigmund Freud (1856-1939): Freud’a (1961, s. 12) göre oyun ortamı, çocuğun arzularını karşılayabileceği ve geçirdiği travmatik olaylara hakim olabileceği ortamdır. Oyunda çocuğun olumsuz duygularının boşaltıldığı bir “katartik etki” söz konusudur, oyun sayesinde travmatik durumlar oluşturan negatif durumlardan kurtulur. Oyunun zıttını ciddi olan değil, gerçek olan olarak görür. Freud’un görüşleri oyun gelişimi açısından incelendiğinde, arzu ve isteklerin oyun yoluyla ifadesinin kısa süreli olduğu, rasyonel düşüncenin ve egonun gelişmesiyle oyunun son bulduğu görülür. Ego gekiştikçe, “İdéin kabul edilemeyecek istekleri artık doğrudan ifade edilemez. Bunun yerine ego, aynı arzuları jestlerle, şakalarla ya da yaratıcı sanat etkinliklerinin yardımıyla ifade eder. Ancak oyunun dinamiği, ileriki yaşlarda görülen davranışların bilinçaltı motivasyonunda varlığını sürdürmeye devam eder. Freud’a göre çocuklar, oyunlarında kimleri taklit edecekleri konusunda seçici davranırlar daha çok sevgi ve saygı duydukları yetişkinleri taklit ederler.

Korku ve kızgınlık uyandıran kişilerin taklidi ise çocuğun bu kişi ile ilgili yaşadığı kaygıyı kontrol altına almasına yardımcı olur (Oktay, 2008, s. 44). Eric Erikson (1902-1994): Eric Erikson da (1950, s.77) oyunun özellikle çocuğun kişilik gelişimine olan katkısında önemli bir yeri olduğunu vurgulamıştır. Eriksona göre, çocuğun psikososyal gelişiminin aynası olan oyun, çocuğun gelişim dönemleri boyunca farklılık gösterir. Oyun hayal gücünün dünyaya hakim olmak ve uyum sağlamak için kullanılması, duyguların ifadesi, geçmiş durumları yeniden yaratma, gelecekteki olacakları düşleme ve var olmak için yeni modeller yaratmadır. Gerçekte çözülemeyen problemler oyunda çözümlenebilir (Bruce, 1999. s.83). Jean Piaget (1896-1980): Piaget, kuramında çocuğun bilişsel gelişiminin oyuna yansıdığı ve gelişimin özümleme ve uyum sağlama süreci ile kazanıldığı görüşümdedir. Çocuğun oyun esnasında yaptığının, henüz tecrübe etmediği yeni olaylara uyum sağlamaya çalışmaktan çok, daha önce yaşadığı ve özümleme yoluyla öğrendiği bilgilerle denge kurarak bütünleşmeye çalışmak olduğuna inanır. Bu denge sürekli değişir ve bu da oyunun neden statik bir durum değil de dinamik bir süreç olduğunu açıklar. Piaget, çocuk çevresini özümseme yeteneğine ulaştığı an oyunun başladığını belirtir. Özellikle oyunun, çocuğun kuralları ve normları keşfetmesine nasıl yardımcı olduğu üzerinde durmuştur. Piaget çocukların bir dizi farklı zihinsel süreçlerden geçerek, yetişkinlerinkine benzer süreçlere ulaştığını ortaya koymuştur (Smidt, 2006, s. 54). Lev Semenovich Vygotsky (1896-1934): Vygotsky’e göre oyun, çocuk için onun kendi kendine problemleriyle başa çıkabileceği bir yardım aracıdır. Oyun çocukların kendilerini “Yakın Gelişimsel Alan” (YGA) içinde hazırladıkları bir ön hazırlık aşaması olduğu için önemlidir. Bu ön hazırlık esnasında çocuğun potansiyel gelişimi de, onun YGA içinde ulaşmak istediği yerdir. Bu ön hazırlık ortamını yetişkinlerin oluşturabileceği düşünülür ancak; bu ortamı aslında oyun içinde çocuklar kendileri kurar. Dolayısıyla oyun içerisinde çocuk yapı iskelesi için kendi dilini, kontrolünü, hafızasını, diğer çocuklarla olan ilişkilerini geliştirmeyi yaşayarak öğrenir (Aynal, 2011, s.357). Mildred Parten (1902-1970): Parten, iki ile beş yaş arasındaki çocukları gözlemlemiş ve yaşla birlikte çocukların etkileşimli oyuna katılımının arttığına dikkat çekmiştir. Parten sosyal oyun sınıflamasına bağlı olarak yapılan bir çalışmada çocukların dört yaştan itibaren tercih ettikleri oyun türünün paralel, birlikte ve işbirlikçi oyun olduğunu gözlemiştir.

Parten, çocukların sosyal etkileşimine göre oyun gelişimi aşamalarını katılımsız çocuk, izleyici çocuk, tek başına oyun, paralel oyun, birlikte oyun ve işbirlikçi oyun şeklinde açıklamıştır (Frost, Wortham ve Reifel, 2008, s. 113). Jerome Bruner (1915- ): Bruner (1966), bilişsel gelişim kuramında, oyunu yaratıcı problem çzöme ve esnek düşüncenin gelişimi olarak vurgular. Çocuk için oyunu korku ve başarısızlık duymadan, risk alma fırsatı olarak tanımlar (Smidt, 2006, s.53). Oyunun çocuğun yaratıcılığını geliştirdiğini savunur. Bruner’e göre oyunda çocuğun yaşadığı süreç oyunun sonucundan çok daha önemlidir. Çocuklar oyunlarında çok değişik durumları amaçsızca ve hiçbir kaygı yaşamadan deneyimleyebilir. Aynı zamanda oyun içinde öğrenilen davranışlar daha sonra çocukta yeni ve faydalı davranış örüntüleri olarak hafızasına kaydedilir. Bu nedenle çocuklar oyunlarında bir kere yeni davranış kombinasyonları geliştirdiler mi bunları gerçek yaşamda karşılaştıkları sorunlarda da kullanabilir. O halde oyun çocukların bilişsel ve toplumsal becerilerini yansıtmanın yanında, onların davranışlarını geliştirmelerine de katkıda bulunur (Berk, 2013. s. 289). Sara Smilansky (1922-2006): Smilansky, Piaget’in bilişsel gelişim aşamalarına dördüncü bir oyun sınıflaması ilave ederek, bilişsel gelişimi içeren oyun aşamalarını tanımlamıştır. Oyunu bilişsel gelişim aşamalarına göre: fonksiyonel oyun, yapı-inşa oyunları, dramatik oyun ve kurallı oyunlar olarak dört grupta sınıflamıştır. Bilişsel oyun aşamaları bebeklik döneminde uygulamalı/fonksiyonel olarak başlar ve ilkokul döneminde birçoğu sonlanır. Ancak aşamaların belirli yaş dönemlerinde sonlanması, bir sonraki dönemde görülmeyeceği anlamına gelmez (Schaffer, 2013. s, 83).